Ana SayfaKöşe YazısıSöze mi Bakmalı, Söyleyene mi?

Söze mi Bakmalı, Söyleyene mi?

Bu haftaki yazımda, öncekilere nazaran biraz farklı bir konudan söz etmek istiyorum. Özellikle muhafazakar siyasetçilerin sık sık kullandığı, şimdilerde ise diğerlerine de sirayet eden ve sıkça duyduğumuz bir sözü ele almak istiyorum. “Bir söze bakarım söz mü ...

Murat ÖZKAN
Köşe Yazısı
Murat ÖZKAN
muratozkan@giresungazete.com.tr
Reklam Alanı

Bu haftaki yazımda, öncekilere nazaran biraz farklı bir konudan söz etmek istiyorum.

Özellikle muhafazakar siyasetçilerin sık sık kullandığı, şimdilerde ise diğerlerine de sirayet eden ve sıkça duyduğumuz bir sözü ele almak istiyorum.

“Bir söze bakarım söz mü diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.”

İlk bakışta hayat tecrübesinden çıkmış güçlü bir söz gibi görünüyor ama biraz düşününce içinde ciddi bir kibir ve tahammülsüzlük barındırdığı görülüyor.

Bu sözü bilgece bir tavırla söyleyenlere şu soruları sormak gerekiyor:

Bir sözün doğru olup olmadığını, onu söyleyenin “adamlığına” göre mi değerlendireceğiz?

Diğer yandan “adamlığı” kim ölçüyor?

Bir insanı sevmiyorsak, söylediği doğru bir söze yanlış mı diyeceğiz?

Ya da çok sevdiğimiz, saygı duyduğumuz birinin söylediği her şey doğru mu kabul edileceğiz?

Elbette hayır.

Bir insan kötü bir eş olabilir. Kötü bir baba olabilir. Bencil olabilir, kibirli olabilir, hayatında yanlış işler yapmış da olabilir.

Ama bütün bunlar, onun söylediği her sözün yanlış olduğu anlamına gelmez.

Aynı şekilde çok düzgün, çok sevilen, çok saygı duyulan bir insan da pekâlâ yanlış bir şeyler söyleyebilir.

İşin aslı, sözü söyleyenden ayırabilmektedir.

Ama bazıları bunu pek sevmiyor. Çünkü kendi kanaatine aksi görüşleri sevmiyor. Tartışmak istemiyor. Bu tipler hakikatin peşinde deği, bizatihi hakikate sahip oldukları iddiasındadırlar. Ve bunlar toplumsal gelişmenin önündeki en önemli engellerdir.

Bunlar, bir fikir ortaya atıldığında fikre bakıyor, sonra söyleyene. Söyleyeni gözü tutmazsa fikrinin bir önemi olmadığına kanaat getiriyor. Ve bu kanaatini de yazımızın konusu olan sözü bilge bir eda ile sarf ederek yapıyorlar.

Böyle olunca düşünceyi tartışmaya gerek kalmıyor.

Kişiye bakmak yetiyor.

Bu bana düşünmekten çok, düşünmekten kaçmak gibi geliyor.

Bir de işin “adamlık” tarafı var.

Adamlık nedir?

Adamlığın ölçüsünü kim koyuyor?

Kimin kimi “adam” ilan etme hakkı var?

İnsanların birbirleri hakkında kolayca hüküm vermesi ahlaki mi?

Birkaç cümle duyuyoruz, birkaç görüntü görüyoruz, biraz dedikodu işitiyoruz ve karşımızdaki insanın kim olduğunu çözdüğümüzü sanıyoruz.

İşin ilginç tarafı ise bu sözü söyleyen İnsan, kendi kusurlarını görmüyor. Ama, başkasının kusurlarını bulmakta son derece başarılı olabiliyor.

Sanırım mesele de burada başlıyor.

Başkalarına şekil vermek, çoğu zaman insanın kendisiyle uğraşmasından daha kolay oluyor.

Kendi yanlışlarımızla yüzleşmek zor geliyor.

Kendi zaaflarımızı görmek canımızı sıkıyor.

Ama başkasının yanlışını göstermek kolay.

Hatta bazen insana iyi bile gelebilir ki bazıları bu yola çok kolayca başvurmaktan hiç çekinmiyor.

Çünkü o anda kendisini daha doğru, daha ahlaklı, daha üstün hissediyor.

Bu ahlakçı bakışın tehlikeli yanı da burada ortaya çıkıyor.

İnsanın kendisini düzeltmesi için var olması gereken ahlak, bir anda başkasını hizaya sokmanın aracına dönüşüyor.

Oysa medeni bir tartışmanın çok basit bir kuralı var.

Bir fikir yanlışsa neden yanlış olduğunu anlatırsınız.

Bir iddia doğru değilse karşı delil ortaya koyarsınız.

Bir düşünce kendi içinde çelişkiliyse çelişkisini gösterirsiniz.

Ama “Bunu söyleyen zaten şöyle biri” deyip meseleyi kapatmazsınız.

Çünkü o zaman fikri çürütmüş olmazsınız. Sadece kişiye saldırmış olursunuz.

Bu yaklaşımı düşünce tarihine uygularsak elimizde pek kimse kalmaz.

Yazarların, filozofların, bilim insanlarının, sanatçıların, siyasetçilerin hayatlarına bakın.

Hangisi kusursuz?

Hangisinin hayatında çelişki yok?

Hangisi savunduğu bütün değerleri hayatının her anında eksiksiz biçimde yaşamış?

İnsan dediğimiz varlık zaten biraz çelişki değil mi?

Gerçek olan şey ise; insanın hayatındaki yanlışlar, onun söylediği doğru sözleri ortadan kaldırmaz.

Aynı şekilde iyi bir insan olmak da yanlış söyleme ihtimalini ortadan kaldırmaz.

Bir başka mesele de insanların birbirlerine sürekli şekil vermeye çalışması.

“Ben senin iyiliğini düşünüyorum.”

“Sen aslında böylesin.”

“Senin problemin şu.”

“Şunu yaparsan daha iyi biri olursun.”

Bunların bazıları gerçekten iyi niyetle söylenmiş olabilir.

Ama iyi niyet insanı yanılmaz yapmıyor.

Karşımızdaki insanın hayatını ne kadar biliyoruz?

Hangi konularla mücadele ettiğini, hangi şartlardan geçtiğini, hangi yükleri taşıdığını biliyor muyuz?

Çoğu zaman bilmiyoruz.

Buna rağmen onun kişiliği hakkında kesin hükümler verebiliyoruz.

Bence asıl sorun da burada.

“Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye” dediğiniz anda kendinizi farkında olmadan bir ölçü makamına yerleştiriyoruz.

Kimin iyi olduğunu  nasıl biliyoruz?

Kimin kötü olduğuna kim karar veriyor?

Kimin sözü dinlenir, kimin sözü dinlenmez yargısını nasıl  verebiliriz?

Bu bana sağlıklı bir düşünme biçimi gibi gelmiyor.

İnsanın önce kendisine bu sorular sorması gerekiyor.

Ben ne kadar doğru yaşıyorum?

Benim başkasını yargılamaya ne kadar hakkım var?

Benim doğru dediğim şey gerçekten doğru mu, yoksa alışkanlıklarım ya da önyargılarım mı?

Karşımdaki insanı gerçekten tanıyor muyum?

Onu anlamaya çalıştım mı?

Bunları sormadan verilen ahlak dersleri çoğu zaman ahlaki olmaktan ziyade üstünlük duygusuna dönüşür.

Yazımızın konusu olan sözü;

“Bir söze bakarım, doğru mu yanlış mı diye. Söyleyene bakarım, ne anlatmak istediğini anlamak için. Ama onun insanlığını ölçmeye kalkmam.” Şeklinde söylemek bana daha doğru geliyor.

Çünkü bir insanın söylediği sözü değerlendirmek başka şey. O insanın kişiliği hakkında hüküm vermek başka.

Bazen doğru sözü sevmediğimiz biri söyler.

Bazen yanlış sözü çok sevdiğimiz biri.

Sevmediğimiz biri söyledi diye doğru yanlış olmaz.

Sevdiğimiz biri söyledi diye yanlış da doğruya dönüşmez.

Asıl mesele, sözün doğruluğunu söyleyenin kimliğinden bağımsız ele almaktır.

Belki de entelektüel olgunluk dediğimiz şey biraz da budur.

İnsanı tek bir sözüne, tek bir hatasına, tek bir kusuruna indirgememek.

Çünkü hepimizin yanlışları, zaafları, zaman zaman çelişkileri vardır.

Bu yüzden başkasına şekil vermeye çalışmadan önce insanın dönüp kendisine bakması gerekir.

Başkası hakkında hüküm vermek kolaydır. Zor olan, kendine dürüstçe bakmaktır.

Doğru olan fikrin sahibini hedef almak değil, fikrin kendisini sonuna kadar eleştirmek ve tartışmaktır.

Fikirlere karşı sert ve sorgulayıcı olmalıyız ama o fikirleri dile getiren insana duyduğumuz saygıyı asla kaybetmemeliyiz. Çünkü mücadele düşünceye karşı yapılır, düşüncenin sahibiyle değil.

Sağlıcakla kalın.

 

Film önerisi

Nuri Bilge Ceylan, Kış Uykusu

YORUMLARYorum Yok

DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar işaretlenmiştir.