Mesele Yolsuzluk mu, Demokrasi mi?

Son günlerde siyasetin en çok konuşulan konusu yine yolsuzluk iddiaları. Sayın Devlet Bahçeli de, Sayın Recep Tayyip Erdoğan da, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da farklı vesilelerle CHP’nin “arınması” gerektiğinden söz etti. Elbette siyaset kurumu temiz olmalıdır. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak ortada henüz kesinleşmiş bir yargı kararı yokken, bir siyasi partiyi ya da kişileri peşinen suçlu […]
Köşe Yazısı - Temmuz 12, 2026 10:52 am A A

Son günlerde siyasetin en çok konuşulan konusu yine yolsuzluk iddiaları. Sayın Devlet Bahçeli de, Sayın Recep Tayyip Erdoğan da, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da farklı vesilelerle CHP’nin “arınması” gerektiğinden söz etti. Elbette siyaset kurumu temiz olmalıdır. Buna kimsenin itirazı olamaz.

Ancak ortada henüz kesinleşmiş bir yargı kararı yokken, bir siyasi partiyi ya da kişileri peşinen suçlu ilan eden söylemler, hukuk devleti ilkesine ne kadar uygundur? Hukukun temel prensibi, suçun mahkeme kararıyla kesinleşmesine kadar herkesin masum sayılması değil midir?

Öte yandan şu soruyu da sormak gerekir: Arınmaya ihtiyaç duyan yalnızca bir parti midir? Türkiye’nin tamamında, kamu yönetiminde, siyasette ve yerel yönetimlerde şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda daha güçlü adımlar atılması gerekmez mi? Yolsuzlukla mücadele gerçekten ilkesel olacaksa, bunun siyasi kimliğe göre değil, hukuk kurallarına göre yürütülmesi gerekir.

Bugün iktidara yakın olduğu düşünülen kişi veya kurumlarla ilgili iddialar aynı kararlılıkla araştırılabiliyor mu? Kamuoyunda asıl tartışılan konulardan biri de budur. Eğer hukuk herkese eşit uygulanmıyorsa, toplumun adalet duygusu zedelenir.

İhale Kanunu’nun yıllar içinde yüzlerce kez değiştirilmiş olması da kamuoyunda sürekli tartışılan konuların başında geliyor. Elbette her yasal düzenleme kendi gerekçesine dayanabilir; ancak bu kadar sık değişiklik yapılması, doğal olarak şeffaflık ve rekabet konusunda soru işaretleri doğuruyor. Böyle bir ortamda insanların “Amaç gerçekten yolsuzlukla mücadele mi, yoksa siyasi hesaplaşma mı?” diye sorması da kaçınılmaz hale geliyor.

Demokrasinin bir başka önemli sorunu ise siyasi partilerin kendi iç işleyişidir. CHP Giresun İl Başkanlığı ve Merkez İlçe Başkanlığı’nda yaşanan görevden almalar da bu tartışmaların bir parçası oldu. Genel merkezlerin tek taraflı tasarrufları elbette tüzük çerçevesinde değerlendirilebilir; ancak parti tabanının iradesinin ne kadar dikkate alındığı da ayrı bir tartışma konusudur. kaldı ki görevden alanlar da butlan kararıyla mahkeme tarafından atanan kayyum yöneticilerdir seçilmiş bir yönetim de değildir. Bu durum kesinlikle kabul edilemez. Zoraki olarak CHP bir yol ayrımına getirilmiştir. Parti işgal edilmiş ve halk yeni bir parti kurmak zorunda bırakılmıştır. Bunlar demokrasiye zarar veren uygulamalardır.

Aslında bu sorun yalnızca bir partiye ait değildir. Bugün hemen hemen bütün siyasi partilerde aday belirleme süreçleri ve yönetim anlayışı giderek merkezileşmiş durumda. Oysa geçmişte ön seçimler daha yaygındı. Parti üyeleri kendi adaylarını belirler, tabanın sesi daha güçlü çıkardı. Kusursuz bir sistem değildi ama parti içi demokrasinin daha canlı olduğu da inkâr edilemez.

12 Eylül darbesinden sonra siyasi hayatımızın en büyük kayıplarından biri de bu demokratik geleneklerin zayıflaması oldu. Siyasi partiler zamanla üyelerinin değil, genel merkezlerin belirleyici olduğu yapılara dönüştü. Bunun sonucu olarak da siyaset, tabandan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya şekillenen bir yapıya büründü. Ayrıca her şey genel başkanın iki Dudağının arasında olunca genel başkanların etrafında riyakar bir çevre oluştu doğruyu değil genel başkanı meth edici fikirler söyleyen ve böylece yer tutan bir çevre.

Geçmişte kamu vicdanı çok daha hassastı. Rahmetli Süleyman Demirel’in yeğeniyle ilgili hayali ihracat iddiaları gündeme geldiğinde ülke günlerce bunu konuşmuştu. Bugün ise çok daha büyük iddialar ortaya atılıyor; ancak toplumun önemli bir kısmı bunları sıradan haberler gibi izliyor. Bu durum, normalleşmesi gereken bir tablo değildir.

Elbette belediyeler de denetlenmelidir. Hangi partiden olursa olsun, kamu kaynaklarını kullanan herkes hesap vermelidir. Ancak denetim, hukukun evrensel ilkeleri doğrultusunda ve eşit şekilde uygulanmalıdır. Aksi halde yapılan her işlem, ister istemez siyasi bir operasyon olarak algılanacaktır.

Türkiye’nin ihtiyacı, sadece belli dönemlerde belli isimlere yönelik soruşturmalar değil; güçlü kurumlar, bağımsız yargı, şeffaf yönetim ve herkese eşit uygulanan hukuk düzenidir. Hukuk, kişilere ve partilere göre değil, ilkelere göre işletildiğinde toplumun adalet duygusu güçlenecektir.

Sonuç olarak, demokrasinin en büyük hakemi millettir. Siyasi tartışmaların, iddiaların ve eleştirilerin nihai değerlendirmesini özgür seçimlerde vatandaş yapar. Demokrasiye güvenen herkesin amacı; hukukun üstünlüğünü, şeffaflığı, hesap verebilirliği ve parti içi demokrasiyi güçlendirmek olmalıdır. Çünkü güçlü devlet, güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise güçlü demokrasiyle ayakta kalır.

Bütün bu kaos ortamını sona erdirecek ve demokrasiyi yeniden onaracak en kesin çare erken seçimdir. Bir an evvel erken seçim yapılarak halkın güvenini kazanmış bir iktidara teslim edilmelidir.

Bir seyahat dolayısıyla on gün izin rica ediyorum.

Köşe Yazısı - 10:52 am A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.