Ana SayfaKöşe Yazısıİnsanın İhtirası ve Dünyanın Sınırları

İnsanın İhtirası ve Dünyanın Sınırları

İçinde yaşadığımız dünyanın sorunlarını anlayabilmek için yalnızca bugünün ekonomik ve siyasi gelişmelerine bakmak yeterli değildir. İklim değişikliğinden doğal kaynakların tükenmesine, savaşlardan küresel hegemonya mücadelelerine ve insanlığı bütünüyle yok ed...

Murat ÖZKAN
Köşe Yazısı
Murat ÖZKAN
muratozkan@giresungazete.com.tr
Reklam Alanı

İçinde yaşadığımız dünyanın sorunlarını anlayabilmek için yalnızca bugünün ekonomik ve siyasi gelişmelerine bakmak yeterli değildir. İklim değişikliğinden doğal kaynakların tükenmesine, savaşlardan küresel hegemonya mücadelelerine ve insanlığı bütünüyle yok edebilecek silahların varlığına kadar uzanan sorunların arkasında, insanın dünyaya ve kendisine bakışındaki tarihsel dönüşümü de görmek gerekir.

 

Tarih boyunca dinler, daha sonra da ideolojiler, insanın ihtiraslarını sınırlayan veya onlara belirli bir istikamet veren düşünsel ve ahlaki çerçeveler oluşturdu. Ancak dinler de içinde geliştikleri toplumların ekonomik ve sosyal şartlarından bağımsız değildi. İslam’ın ve Protestanlığın neşet ettiği ve geliştiği toplumsal çevrelerde tüccar kesimlerin önemli bir ağırlığa sahip olması, ekonomik faaliyet, kazanç ve zenginleşmeyle kurulan ilişkinin biçimlenmesinde etkili oldu. Zaman içerisinde dinsel yorumlar da insanın değişen ihtiyaçları ve ihtirasları doğrultusunda farklılaştı.

 

İslam, özellikle kuzeye ve doğuya doğru yayıldıkça tarım toplumları ve göçebe kültürlerle karşılaştı. Bu etkileşim, İslam dünyasında güçlü bir tasavvuf geleneğinin gelişmesine zemin hazırladı. Nefsin terbiye edilmesi, kanaat, paylaşma, dünyevi ihtirasların sınırlandırılması ve insanın maddi varlığının ötesinde anlam arayışı bu geleneğin belirgin unsurları hâline geldi. Buna karşılık İslam’ın daha katı ve literalist yorumlarında, özellikle Selefi anlayışta, tarih içinde gelişen bu tasavvufi ve yerel unsurların önemli bir bölümü hâlâ bidat veya heretik sapmalar olarak değerlendirilmektedir.

 

Batı’da ise farklı bir tarihsel gelişme yaşandı. Protestanlıkla güçlenen çalışma, tasarruf, biriktirme ve dünyevi başarı anlayışı; liberalizmin bireyi ve bireysel çıkarı merkeze alan yaklaşımıyla birleşti. Sanayi Devrimi ise bu zihniyete daha önce insanlığın sahip olmadığı muazzam bir üretim gücü kazandırdı.

 

Sorun üretmek veya zenginleşmek değildi. Asıl sorun, bunların kendi başına birer amaca dönüşmesiyle başladı.

 

İhtiyaçları karşılamak için üretmenin yerini, üretimin devamı için yeni ihtiyaçlar yaratmak aldı. Daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek, daha fazla biriktirmek ve sürekli büyümek modern ekonomik düzenin temel dinamikleri hâline geldi. Böylece insanın doğayla ilişkisi de köklü biçimde değişti. Doğa, birlikte yaşanması ve sınırlarına saygı gösterilmesi gereken bir varlık alanı olmaktan çıkarak ekonomik büyümenin hizmetine sunulmuş bir kaynak olarak görülmeye başlandı.

 

Kolonyalizmi, sanayileşmenin ihtiyaç duyduğu kaynak ve pazar arayışını, dünya savaşlarını ve ardından gelen küresel hegemonya mücadelelerini de bu tarihsel dönüşümden tamamen bağımsız düşünemeyiz. İnsanlığın bilimsel ve teknolojik kapasitesi büyüdükçe hükmetme kapasitesi de büyüdü. Nihayet insan, yalnızca başka toplumları veya doğayı değil, geliştirdiği nükleer ve diğer kitlesel imha araçlarıyla kendi varlığını da tehdit edebilecek bir güce ulaştı.

 

Bugün iklim değişikliği bunun belki de en çarpıcı sonucudur. Sınırsız ekonomik büyümenin, fosil yakıtlara dayalı sanayileşmenin ve giderek çılgınlığa dönüşen tüketim kültürünün bedelini artık yalnızca belirli ülkeler değil, bütün dünya ödüyor. Kaynakları sınırlı bir gezegende sınırsız büyümenin mümkün olduğu varsayımı, insanlığın karşı karşıya bulunduğu temel çelişkilerden biri hâline gelmiştir.

 

Burada yapmaya çalıştım husus Batı’yı, Doğu’yu, herhangi bir dini veya toplumu “iyi” ya da “kötü” ilan etmek değildir. Böyle bir yaklaşım meseleyi basitleştirir. Yapılması gereken, bugün egemen hâle gelen medeniyet anlayışının hangi tarihsel, dinsel, ekonomik ve ideolojik süreçlerin sonucunda ortaya çıktığını sorgulamaktır.

 

Çünkü sorun yalnızca kapitalizm, liberalizm, Protestanlık veya sanayileşme de değildir. Bunların tarih içerisinde birbirini besleyerek ortaya çıkardığı insan ve dünya tasavvurudur.

 

Modern insan maddi bakımdan tarihte görülmemiş bir güce ulaştı; fakat kendi ihtiraslarını aynı ölçüde sınırlayacak bir ahlaki düzen kuramadı. Daha fazla üretmenin, daha fazla tüketmenin, daha fazla biriktirmenin ve daha fazla hükmetmenin ilerleme olduğuna inandı.

 

Oysa dünyanın kaynakları sınırlıdır; insanın ihtirasları ise sınırsız olabilir.

 

Belki de çağımızın asıl meselesi tam burada yatıyor: İnsan, dünyayı değiştirecek güce ulaştı; fakat kendi ihtiraslarını sınırlayacak bilgeliğe henüz ulaşamadı.

YORUMLARYorum Yok

DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar işaretlenmiştir.